Abone ol



Home

Dünyanın iki farklı yerindeki gürültüyü analiz eden iki gurunun elinden, soğumadan, sıcak servis…


Yakın

30 Ocak, 2009 (17:01) | Kategorisiz | Yazan: Meriç Kara

Yüzünde bir gülümseme yaratmıyorum artık
Önceden olduğu gibi yüreğini aydınlatamıyorum
Hikayelerimi artık dinlemiyorsun
Beni eskisi gibi rahatlatamıyorsun.

Çok mu sesliydim, çok mu kötüydüm
Çok mu açıktım
Çok mu yüksektim, çok mu hızlıydım
Çok mu yakındım?

Dudaklarını ilk öpücük gibi hissetmiyorum
Gerçekle yüzleşmek yerine kaçmayı tercih ederim

Çok mu gururluydum, çok mu umutluydum
Çok mu ihtiyaç duyuyordum
Çok mu çılgındım, çok mu uzundum
Çok mu verdim?

Ne kadar uzak olsa, ne kadar uzun olsa da
Orada olacağım

Dil sürçmesi

22 Kasım, 2008 (22:41) | Uncategorized | Yazan: Meriç Kara

İşim gereği sürekli olarak ölçüler, teknik detaylar ve saire ile ilgili konuşuyorum, yazıyorum, çiziyorum, okuyorum.

Son dönemlerde artık kafam mı çok dolu yoksa sürekli olarak birşeyler üretmekten kavramlar birbirine mi girdi bilemiyorum ama bir problemim var. Dilim sürçüyor sürekli. Milimetre diyeceğime inç, santimetre yerine milimetre, inç yerine santimetre sürekli birbirine griyor. Hele ki 2.5 milimetre ile 2.5 inç kavramlarını sürekli birbirine karıştırıyorum.

Neyse ki bu karıştırmalar genelde banttan yayında oluyor. Bazen canlı yayında pört diye ağzımdan kaçıp uçacak diye bekliyorum. Nasıl gerildiğimi anlatamam o durumlarda. Korkunç.

Görmek

3 Kasım, 2008 (16:22) | Kategorisiz | Yazan: Meriç Kara

Görmek için bakmak gerekiyor ki ben bakar kör olmuşum resmen. Birden bire kaybettiğimi sandım, sadece göz ucundan kaçtı bir anlık, o bir anlık kaçış bile çok fazla şeye mal olabiliyor. Daha önce deneyimlemiştim, bir daha yapıyordum az kalsın. Neyse ki tutabildim paramparça olmadan.

Bir an düşseydi diye düşündüm. Pek bir fena. Ya düşürüp parçalasaydım. Gerçi yere temas etti, çatladı biraz… ya kırılsaydı?

Kırılmasına izin vermemeliyim. Daha sıkı tutmalıyım. Elimden kaçırırsam bu sefer affetmem çünkü kendimi.

CeBIT neye kurulur

10 Ekim, 2008 (18:35) | Istanbul | Yazan: Meriç Kara

Son bir haftadır, yeni işim, kişisel merakım ve daha bir çok şeyden dolayı günde 280 km yaparak Beylikdüzü tabir edilen ve bir süre önce “Ne ki yahu, evler ucuz, otururum orada, araba da alırım gider gelirim işe” dediğim bir garip İstanbul (?) semtine gider gelir oldum.

Öncelikle, benim bildiğim kadarıyla fuarlar “yeni ürün lansmanı” için yapılır. Ben artık bir noktadan sonra stand stand dolaşıp “Yeni ne ürününüz var” demeye başladığımı hatırlıyorum, gerisini hatırlayamıyorum zira içerdeki ses seviyesi dengemi bozdu. Fuar girişinde “İçerdeki ses düzeyi geçiçi duyma bozukluklarına yol açabilir” ifadesinin kullanılmamış olması yüzünden acaba dava açabilir miydik… Bilemedim.

Geri dönelim konumuza. CeBIT Bilişim Eurasia 2008′de nedense ben “Lansman” göremedim, Sony’yi de göremedim, Asus’u da göremedim, Sony-Ericsson zaten yoktu, Nokia da firma olarak yoktu. Turkcell, Türk Telekom ve Avea devasa boyutlarda vardı ama; Vodafone yoktu?! Bu nasıl perhiz, bu nasıl lahana turşusuydu? İşin ilginç yanı… Türk işlemci yarışması vardı ama… Standını gezen de yoktu!

Neden İstanbul’un bu kadar dışındaydı bu fuar, neden büyüklerin hiçbirisi orada değildi? Eskiden Cep Telefonu Fuarı olurdu, artık o da yoktu. Bir tane bile Mobile Internet Device yoktu, Asus Eee PC yoktu… Apple yoktu! (ki zaten aslında Apple ve Nokia gibi firmalar zaten fuarlara girmiyorlar).

Bar bar bağırıldı “CeBIT’te teknolojiyle buluşun” diye. Ama kimseyi heyecanlandıracak bir şey yoktu…

Bu dünyaya göre değilim sanırım ben, anlamıyorum neden.

Kızılderililer ve Ontario

23 Eylül, 2008 (04:34) | Serbest Kursu | Yazan: Lisa Mona

Sevim Onuralp   
ImageBüyük Şef Kırmızı Bulut’un  “bize bir çok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok;  bir teki dışında tutmadılar; topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar.”Ellerinde okları ve baltaları… Uzun saçları ve tüyleri ile henüz dans safhasındalar!… Tamtamların eşliğinde ateşin eşiğinde dönüyorlar. Savaş boyalarını çekmediler. Demokratik ve verilen sözler çercevesinde toprakları için savaşıyorlar.Gün, soluk benizli  kafa derisi yüzme zamanı değil!… Henüz değil.

8. yüzyıl  Amerika’sında, Ontario  Eyaletinde (Günümüzün Kanada’sı Eyaletidir) geçen ve İngiliz askerlerinin despotluğundan kurtulmak isteyen kolonilerde vatansever hareket içersinde yer alan bir grup, zaman içersinde efsaneleşir. Adları “Ontario Kurtları”dır. Başlarında ise olağanüstü bir kişi vardır. Kaptan Swing…

Dostları Mister Blöf ve Ulu Bilge Gamlı Baykuş ve Puik adlı köpeğiyle verdikleri mücadeleler nefesimizi keserdi. Bir sonraki maceralarını okumak ve devamı haftaya yazıların ardından kitabın geleceği günü iple çekerdik.

Image1955 yıllarında Türkiye’ye geldiğini tahmin ediyorum bu Amerikanvari kitapların. Sizleri bilmem ama ben o dönemlerde Texas, Tommiks, Kaptan Swing’in gibi kitapların müdavimlerinden idim. Bana yeni dünyaları tanıtmak, ülkemin dışındaki ülkelerde olanları bilmem açısından bu tür kitapların günümüzde akıl zenginliğinin bizlere verdiği coğrafi ve tarihi bilgileri gördükçe, bu kitapların okuma alışkanlığını sağlaması açısında yararlı olduğunu anlıyorum.

Kendi dönemimin yazarları Kemalettin Tuğcu, Reşat Nuri, Ahmet Haşim, Fuzuli gibi onlarca yazar ve şairimizin kitaplarını okumak, Goethe, Balzac, Dostoyevski, Homerus gibi yine, onlarca yabancı ünlü yazarlarıda okumuş olmanın da sevincini okuma alışkanlığını  bana veren  bu çizgi romanlarına bağlıyorum.
Günümüzün okumasını, hatta kitabı sevmeyen gençliğine bakarak bunca şeyi okumuş olmaktan keyif duyuyorum. Işte o dönemlerde, içimde oluşan bu büyük ve verimli toprakları görme isteğini yakaladığım günlerde, içinden çıkılmaz bir problemi yaşayan Beyaz Adamla Kızılderilerin savaşımı hızlanmış durumda. Tarih yeniden tekerrür eder durumda. Üstelik burnumun dibinde.

Ziyaret ettiğim Kızılderili köyleri ve konuştuğum Kızılderili liderleri, topraklarının dışında, kendilerini dışlayan ve körelten Kanada politikalarına tepkililer. Atalarının başına gelenleri, kendileride yaşamak istemiyorlar. Açıkcası soluk benizlilerin sözlerinde durmaları ve beyazlara tanınan hakların kendilerine de verilmesini istiyorlar.  Okumak gibi. Şehir hayatındaki çocuklarının beyazlar gibi eşit şartlarda muamele görmesi gibi. Topraklarına dokunulmaması gibi. Yüzyıllardır biriken sorunlara, aydınıyla, sanatçısıyla, kendi radyo ve TV’leri ile, üniversitelerde okuyan gençleriyle sokaktalar.
Güneyde Büyük Göller’in kıyılarından kuzeyde Hudson Koyu’na kadar uzanan Ontario adını, İroke Kızılderilileri’ne ait “su kenarında yükselen kayalar” anlamına gelen bir kelimeden alır. Bu muhtemelen Ontario tacındaki mücevhere işaret etmektedir. Yani Niagara Şelaleleri etrafında yükselen kayalar.

Niagara Şelalesi’nin yakınında uzun zamandır adı yerli Kızılderilerle, özellikle de Şef Joseph Brant ve Altı Yerli Kabilesi ile birlikte anılan,  “Mohawk, Oneida, Onondaga, Cayuga, Seneca, Tuscarora” Branford kasabası yer alır. Bugün, Brantford’un doğusunda bulunan Altı Yerli Kabilesine Ayrılan Bölge (Six Nation Indians Reserve) ülkede en çok bilinen Iroke Kızılderililerinin korunağıdır ve Kızılderililerin yazları gerçekleştirdiği Grand River toplantısı burada gerçekleşir.

ImageTarihi olarak biraz bilgi vermem gerekirse, Kanada’ya ilk yerleşenler, Bering Boğazını geçerek, Kuzey Amerika’ya gelen Kızılderililer (genellikle güney kesimde) ve Eskimolar (kuzeyde) olarak bilinir.  16.cı yüzyılda (1534-1536) ise Fransız Jacques Cartier , Kanada topraklarını keşfeder ve bu toprakları Fransa’ya dahil eder. O yıllarda maden bulunmadığı için ülke Morino avcıları ile tüccarların uğrak yeri olur. Oysa Fransa’nın istediği avcılığı, orman ve maden işletmeciliğini geliştirmek, Fransa’nın ihtiyaç duyduğu hammaddeleri tedarik etmek ve misyonerleri aracılığıyla Hiristiyanlığı yaymak idi.

1629 yılında İngilizler gelir. 1632 de Fransa, Kanada’yı geri alır. Ülkeye yerleşmeyi desteklemek için her yıl göçmen ve paralı gönüllüler gönderir.

18.ci yüzyılda yapılan anlaşma gereğince Kanada İngiltere’ye bırakılır ve büyük bir hızla İngilizlerin Kanada’ya yerleşmesiyle ülkede İngiliz rejimi hakim olur. Bütün bu savaşlar esnasında Kızılderililer kendilerine kötü davranan Fransızlara karşı kendilerine topraklar vaad eden İngilizlerle birlikte hareket eder.

Bugün söz konusu olan, o yüzyıllarda verilen sözlerin ve 6 millik Grand Nehri kıyısında sağlı sollu yer alan verimli toprakların, bakir alanların, ormanların, hayvanların ve doğanın olduğu gibi korunduğu alanların, vaad edilen yerlerin, devlet tarafından özel sektöre satılmasıyla başlayan kavgadır.

18.ci yüzyıldan bu yana, Kızılderililer toplumdan soyutlanmak, nesilleri yok edilmek, gelenek ve kültürlerinden arındırılmak için devlet tarafından vergiden muaf edilmekten tutun, çalışmadan para ödemeler, Kızılderililer bölgesinde 3 dolardan alınan sigara ve ucuz benzinin yanı sıra uyuşturucuya bile ses çıkarmayan devletin , yeni ve okumuş genç nesil Kızılderililer ile görünen o ki, başı bir hayli dertte.
¦lt;br /> Haziran ayının 22-23 ve 24’ünde, üç gün boyunca kutlanan Aborijinal Day Hamilton’da renkli sahnelere neden oldu. Hamilton’un diğer bölgelere nazaran önemi Branfort ve Caledonia bölgelerine yakın olması  ve yıllardır toprak mücadelesi veren Six Nation olarak anılan yerlilerinin çokluk oluşturmasından kaynaklanır.

Son olarak 29 Haziran da bütün Kanada çapında gerçekleştirilen protestolar,  barış içersinde yaşayan Kanada’yı oldukça sarstı. Son zamanlarda şiddete dönen mücadelelerinde kendilerine vaad edilen toprakların korunması ve geleneksel yaşam şartlarının değişmemesinden yana olan kızılderililer, taviz vermeyen, beyaz adamlarla barış çubuğunu içmekte zorlanıyorlar.

Tutucu ve ırkçı bir hükümetin iş başında olması kızılderilileri oldukça zorluyor. Yinede onlar gelenekleri, kıyafetleri, dansları, müzikleri ile sokakları dolduruyorlar.

Imageİşte bu üç gün boyunca yanlarında yer alan beyazlarla dans edip, şarkılarını söylediler. Geniş kitlelere kendilerini ve mücadelelerini anlattılar. Ateş yakıp ellerinde okları, baltaları, tamtam sesleri ile çember oluşturdular.

1857 yılında  “Duwarmish” Kızılderililerinin reisi Seattle tarafından Washington’daki Büyük Beyaz Reis Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce’ye ithafen yazılan mektubu okuyorlar.

Mektubun bir yerinde diyor ki;

“bilesiniz ki;
¦lt;br /> derelerin ve ırmakların içinden geçen sular, sadece su değildir.
Atalarımızın kanıdır o.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, toprağını çocuklarından çalar.
Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardından koskoca bir çöl bırakacaksın.
Sabahın sisi dağların karnında doğan güneşi görür ve kaçar.
Demir at (lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce buffoladan nasıl kıymetli olabilir, nasıl? Anlamıyorum.
Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek…
Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin.
Toprak bizim anamızdır.
Ve toprağa tükürülmez.
Toprak insana değil, insan toprağa aittir.

İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…

                            

Sevim Onuralp

Cenneti cehennem ateşi yakar mı?

13 Eylül, 2008 (13:31) | Serbest Kursu | Yazan: Lisa Mona

Siz hiç cennet gördünüz mü? Yediğinizin neredeyse tekrar ete kemiğe bürünüp önünüze konduğu, şarabın sonsuz ve tatlı olduğu bir cennet. Her yemekten önce kurulan uzun sofralarda insanların şarkılar söyleyip eğlendikleri, roman tınılarıyla, Balkan çılgınlığının buluştuğu bir cennet gördünüz mü hiç?

Üstelik öyle bir cennet ki günahkarların bile sofralara oturabildiği, şarkılara eşlik edebildiği ve haramla, helalin birbiriyle yarışmak yerine birbirine uymayı tercih ettiği bir cennet. “Underground” bir cennet. Hem de bu dünya üzerinde, ölmenize gerek kalmadan görebileceğiniz, tanrıyı bile kıskandırabilecek kadar güzel bir cennet. Kızlarının saçlarında esintinin Vardar nehri dalgaları gibi olduğu, erkeklerin göz renginin Bal köpüğü, insan yüreğinin ve yıldızın Kan kırmızısı olduğu bir toprak. Orada her şey Bal kadar tatlı ama Kan kadar acı oldu hep.

Dedim ya tanrı bile kıskandı insanların yarattığı cenneti, savaşlar, acılar ve ölüm kelebekleri gönderdi oralara. 40 yıl cenneti yaşayanlar mutlaka diyet ödemek zorunda kaldılar, dört yıl savaştılar. Yani her 40 yıla dört yıl harcadılar. Diyet, sadece kol değildi, canı diyet olarak ödediler. Belki o yüzden Rumeli sevdası dediler sevdanın en işkillisine. Ölüm kelebeklerini takip etmeyen bir nesil olmadı orada hiç. O yüzden ne toplu kıyımların acıları unutuldu ne kinler. Ama kin akıtılıp yüreklere her Eurovission’da 12 puanlar verildi. Cennet insanları kinlerini kalplerine gömüp sofraları hatırladı. Tanrının cehennem ateşi bile tam yakamadı, kavuramadı Slavya’nın güzel saçlarını, yada Kemal’in Bal Köpüğü göz rengini.

Slavya ile Kemal’in birbirine aşık olduğu topraklarda gerçek aşka davet bu. Yaşamadığınız ve yaşayamayacağınız kadar büyük bir aşka. Kral Alexandar’ın Makedonyası’yla, Büyük İskender’in dönüşümüne, batıda başlayan aşkın Babil’de buluşmasına. Bak tarihte bile büyük aşkların diyetini ödeyen topraklara davet bu. İskender’in yada Alexandar’ın Babilli sevgilisi, eşiyle yaşadığı büyük aşkın .bugün yok edilen kaynağı.. Kendini tanrı zanneden, şeytanın ebabil kuşu diye yutturduğu uçan ölüm makineleriyle yakmaya, cehennem ateşi göndermeye çalıştığı cennetin doğduğu kaynağa davettir bu.

Şimdi hala taşı olmayan insan mezarlarının üstünde ölüm kelebekleri var. Hala kelebekleri takip ederek yakınlarının hatıralarına ulaşıyor cennetin insanları ama sofralar yine kurulu, yine sonsuzluk dolu kadehlerce tatlı şarap ve Balkan çılgınlığı var akordynola, trompetin aşkında. Davettir insanlara… Gelin ve Slavya’yı görün… BAL köpüğü güzel gözleri, KAN kırmızısı yürekleri ve tanrı ateşinin dahi yakmaya gücünün yetmediği Vardar dalgalarını. Sizi gerçek aşka davetimizdir… Hem yüreğiniz yansın, hem o yürekte sevgiler toplansın…

 

Teoman Alili

New york’un sakli kenti “Alder Lake”

13 Eylül, 2008 (12:39) | Müzik, New York | Yazan: Lisa Mona

Arabamizi kucucuk otopark alanina park ederken, yandaki Amerikali aileden bir kadin soyle diyordu “bu bolgede dogdum buyudum ama buranin varligindan yeni haberim oldu”…. Iste arkadaslarimizin kesfedip bizi Labor Day tatilinde gaza getirip kattiklari gezinin hedefi “Alder Lake” boyle biryer. Onceden arkadaslarimizdan aldigimiz bilgi dogrultusunda tam teskilat (herturlu kamp malzemesi ve tam mahrumiyet icin alinabilecek tum tedbirler) yola koyulduk Cuma aksamindan.

Yaklasik 140 mili otoban olmak uzere 160 millik bir yol goturuyor sizi Catskills Mountains bolgesinin sayisiz gollerinden biri olan Alder Lake’e; aslinda sehre ve medeniyete bu kadar yakin ve fakat aslinda bir o kadar da uzak olan biryer hic beklemiyordum. Otobandan ciktiktan sonra (once 87North exit 16 sonra 17West exit 96) yaklasik 20 millik harika virajli bir yol sizi bekliyor, cogunlukla nehir kenarindan ve ormanlarin arasindan gecen bu yol bizim Bati Karadeniz’e oldukca benziyor. Ozellikle yoldaki mavi camlar ve hemen heryerden cikabilen geyik, ceylan ve tilkiler size inanilmaz guzel duygular yasatiyor.

Alder Lake oldukca kucuk bir gol oldugu icin haritalarda, googleda falan bulmasi oldukca zor hatta imkansiz, yol otobandan sonra oldukca karisik ve sasirip kaybolmak cok kolay, GPS bile eger daha once gitmediyseniz faydasiz.

Cep telefonu en yakin 15 mil otede bir tepede cekiyor, kontorlu telefon ise yakindaki koylerde yok (nerede var onu da bilmiyorum:))

Golun hemen kenarinda “haunted house” dedikleri yikik dokuk eski ve buyuk bir ev var, evin onundeki hafif meyilli cimenlik alan gole kavusuyor ve yuzmek isteyenler buradan gole girebiliyor, biz de girdik baya guzeldi.

Kamp alanlari oldiukca sinirli sayida ve birbirine oldukca uzak boylelikle kimse birbirini rahatsiz edemiyor, zaten genelde duzgun insanlar geldigi icin pek sorun olmuyormus bu konu.

Gittiginiz kamp alaninda taslarla olusturulmus ates yakma bolumu ve orman gorevlilerinin kesip hazirladigi odun sizi bekliyor, size sadece yerlesip cadirinizi kurmak kaliyor.

Bu arada ayilarin gelmemesi icin yiyecekleri ve copleri oldukca yuksege agaca asmak gerekiyor, bunu da gerekli teknigi kullanarak yapiyorsunuz. Bu onemli bir konu zira buna onem vermeyen bir grubun kampina 3 tane ayinin misafir oldugunu ve ayilari kovduktan sonra bile rahat uyuyamadiklarini ogrendik sonradan.

Bizim kamp yeri oldukca guzeldi golu hafifce yuksekten agaclarin arasindan goren, su kaynagina yakin bir yerdi ve 2 cadirla geniz genis konaklama alani sunuyordu.

Resimleri henuz aktaramadim ama resimlerle bile anlatilacak gibi degil, gercekten yasamak lazim, biz 3 gece kaldik ama doyamadan donduk maalesef. Hele ilk gece o kadar guzeldi ki cok yorgun olmamiza ragmen saat 4′e kadar uyaniktik.

NY civarinda oturanlara ya da uzun menzilli kamp, outdoor gezileri yapanlara Alder Lake’i kuvvetle oneririm.

Kisa bilgi:

Artilari : Sehre yakin, ulasim kolay, cok bilinmiyor ve kalabalik degil adeta butik kamp gibi, cevrede bircok trail (trekking icin) var, balik tutma imkani var, off-road’ a uygun yollar var, kisin kayak merkezine 30 mil uzakta, golde yuzmek mumkun, romantik kamp yapmak icin cok uygun ve guvenli

Eksileri : WC sadece otoparkta, acemiler icin pek uygun degil, ayilar konusunda mutlaka kurallara uymak ve tedbirli olmak gerek, medeniyetten ve erisimden uzak dolayisiyla emergency ihtiyaci olmasi durumunda kendi basinasiniz.

Tavsiyeler : Mumkun olan en hafif malzemenizi goturun, geceleri oldukca serin oluyor yazin bile ona gore tedbir alin, icki, sigara vb keyif verici maddelerinizi yedekli alin hem cok tuketiyorsunuz hem de arkadaslariniz otlanabiliyor !

New York, New York!

9 Eylül, 2008 (23:20) | Istanbul, New York | Yazan: Lisa Mona

Istanbul ve New York’un bir cok ortak noktasi vardir bunlarin en belirgini ikisi de insani yutar, kendine benzetir, acimasizdir ve gurultuludur. New york kaprisli bir tanricadir, kosulsuzca sorgulamadan kendine tapilmasini ister. Adak olarak ruhunuzu ister, vermeye direnirseniz gazaplariyla sizi yalniz birakir, mutsuz ama ne kadar mutsuz olsa da kacamaz New york tanricasinin buyusune kapilmis olumluler, muzigiyle sirenler gibi buyuler, film seridi gibi gozlerini dondurur, Brooklyn koprusunun ustunden gecerken birden bire nefessiz birakir kendine asik edene kadar cilveleriyle aklinizi basinizdan alir. Askinizi itiraf ettiginiz an onu kaybedersiniz cunku o sadece kendine asik etmeyi bilir. Sevmeyi degil, sefkat bilmez, acimak… Oyun oynar her gun asik kalbinizle, uzmek icin yapmaz ama elinden gelmez sizi sevmek, mutlu etmek ebedi New york, kim seni bu kadar uzdu? Neden bu kadar zalimsin? Neden bu kadar guzelsin? Neden beni ozgur birakmiyorsun? Neden tutsagin oldum? diye sormadan gecemez insan tabii New york’un karmasasindan bunlari dusunmeye firsati olursa New york’ta Istanbul gibi O’nu biraktigin an geri cagirmaya baslar seni bir parcani alir birakmaz.

Metrobüs

9 Eylül, 2008 (23:06) | Istanbul | Yazan: Meriç Kara

Türk insanının teknoloji ile imtihanı beni hep farklı düşüncelere boğmuştur. İstanbul Metrosu’na ilk bindiğimde, dünya’nın her yerinde metro istasyonlarının sıcak ve bunaltıcı, trenlerin serin ve ferah olduğu gerçeğini nasıl bu kadar ters (istasyon serin, metro sıcak) adapte ettiğimizi düşünmüştüm. Aradan 10 yıl geçmiş, hala tek bir çizgi üzerinde gidip geliyor olmamız da cabası. Bütün bu “toplu ulaşım” vesvesesi içinde biraz “yaklaşan yerel seçimler” biraz da “okulların açılması jokeri”ni iyi kullanmak için, belediyenin canla başla kısa bir sürede “ucuz ve hızlı ulaşım yöntemi” Metrobüsü hayata sokmuş olması, bugün beni gelmeyecek bir otobüsü saatlerce beklememle hayallerimin ötesinde bir konfora ulaşmamı sağladı. Üzüldüm, çünkü Acıbadem’deki evimin önünden, Topkapı’ya kadar tek vasıta ile gitmeme olanak tanıyan otobüsler metrobüs ile birlikte hizmetten kaldırılmıştı. Bunun yerine, İETT benden Metrobüs’e kadar farklı, ondan sonra da farklı bir otobüs kullanmamı talep ediyor. Neyse ki işim gücüm Taksim’de de farklı ulaşım alternatiflerine sahibim.

Tek anlamıyla “amele metrosu” diyebileceğim Metrobüs, gerçekten yüzyılın icadı, özellikle Avcılar’da eğitim gören İstanbul Üniversitesi öğrencileri için, oldukça hızlı, ancak binebilirseniz :D O kadar otobüsün hattı kalkınca, delicesine kalabalık, balık istifi… Yani arabası olanı bindirmek yine imkansız. Ben mesela binmem. Binene de engel olmam tabii.

İlk projesinde yolun Boğaziçi Köprüsünden de geçip karşıya, hiç trafiğe girmeden geçilebileceğini öngörülüyordu ancak, Karayolları Genel Müdürlüğü müdür nedir, izin vermemiş de bu proje “köprüye kadar gel, köprüde aktar, köprüden sonra tekrar metrobüse bin” formülü ile çözülmüş durumda, birlikte trafikte takıldığım ev arkadaşımın aklına doğrudan “teleferik yapsaymışsınız ya, sallanır ama olsun” fikri geldi ama, kim dinler ki beni.

Her neyse, Metrobüs, bugün bana tam 50 dakika kaybettirdi, sözümona 35 saniyede bir kalkan cihaz bana 50 dakika kaybettirdi. Uygulamada elbette problem olacaktır ama… of. of. neyse.